GÜNCEL DUYURULAR İÇİN >>>

HABER ve RÖPORTAJLAR


Zaman Gazetesi


ALİ PEKTAŞ
4 Ağustos 2013, Pazar

Ender Doğan tasavvuf müziği denince akla gelen ilk isimlerden. Son yıllarda mesaisini irfani türküler alanında harcıyor. Tabiri caizse bir deli gibi tek başına bu kültürü geleceğe taşımaya çalışıyor. Doğan ile müzik hayatını ve çalışmalarını konuştuk.

Sizdeki müzik aşkı nasıl başladı?

Müzikle ilgim aileden geliyor. Rahmetli babam köyümüzün imam hatibi idi. Çocukluğum onunla birlikte camide müezzinlikte geçti. Köyümüzde elektrik olmadığı için aküyle çalışan televizyonlarda kandil akşamları Mevlid-i Şerif dinlerdik. Aziz Bahriyeli, Fevzi Mısır, Kani Karaca gibi mühim mevlithanları dinleme ve onların ruhundan ruhumuza ruh katmayla başladı bu aşk. Daha sonra bu isimlerin hepsiyle teşrik-i mesaide bulunma şansım oldu çok şükür. İstanbul’da imam hatip okurken Eyüp Musiki Derneği’ne başladım. Beş yıl devam ettim. Musiki ile bu denli uğraşan ilk imam hatipliyim diyebilirim. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okurken üniversite korosuna devam ettim. Bu arada 1987 yılında ney üflemeye başlamıştım. Daha sonra TRT İstanbul Radyosu’nda dört yıl süreyle ney üfledim.

Sizi bir kısım neyzen, bir kısım yorumcu olarak biliyor. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Bir sanatçının çok yönlü olması icap eder. Biz hocalarımızdan böyle gördük. Beste çalışmalarınız olacak, koro çalıştırıp talebe yetiştireceksiniz, albüm yapacaksınız. Sahneye çıkıp icra yapacaksınız aynı zamanda bunların kitabını yazacaksınız. Hatta kendi enstrümanınızı yapacaksınız. Başka sanat dallarıyla da meşgul olacaksınız. Farklı alanlardaki meşguliyet kendi alanınızı besler. Bir sanatçıyı belli bir yönüyle öne çıkarmak onu sınırlamak olur. Peki irfani türküler serüveni nasıl başladı?

İşin doğrusu halk müziği doğrudan alanım değil. Ama halk müziği içinde yer alan Anadolu’daki tekkelerin, dergahların çevresinde gelişmiş bir müzik kültürü var. Bu öteden beri dikkatimi çekiyordu. Türkü derlemeciliği 1937’den 1952’ye kadar devam eden bir süreç. Türkiye’nin birçok yeri taranmıştır. Bu derleme çalışmaları toplumu yeniden tanımlama sürecini ifade ediyor. Bu çalışmada folklorik, müzikolojik, etnolojik özellikler ön planda tutulmuş. Ortaya çıkan eserler TRT’nin arşivinde mevcut. Önce bu arşiv üzerinde tarama yaptım. Tasavvufi sözleri ifade eden türküleri araştırdım.

Bir şeyler çıktı mı orada?

Çıktı ama fazla sayıda değil. Birçok hata da çıktı orada. Bu çalışmadan sonra saha araştırmasına çıktım. Bizatihi Anadolu’da ziyaret ettiğim ve bir kısmı şu anda hayatta olmayan mühim kişilerle görüşmeler yaptım, bu derleme çalışmalarında özellikle dergah ve çevresinde üretilen musiki kültürüne bilinçli ya da bilinçsiz ilgi gösterilmediğini anladım. Burada kaybolan önemli bir hizmet var. Bireysel çabayla bu işlerin üstesinden gelmek mümkün değil, bir şekilde bu konuya işaret etmek için böyle bir çalışma başlattım.

Hangi yörelerde çalıştınız?

Öncelikle Erzurum’da çalıştım. Âşıklık geleneğinde mühim tesirleri olan âşıklar var ki bunların bir kısmı seyri süluk, tasavvufi terbiye, dergah âdabı görmüş. Âşık Emrah bunlardan biri. Kendisi Nakşî ve Kâdiri dervişidir. Aynı şekilde Âşık Sümmani bir Rufâi dervişidir. Âşık Ruhsati ki Sivas’ta çok mühim bir âşıktır. Bir Nakşi dervişidir. Bu isimler divan ve şiirlerde çok güzel bir din algısı ortaya koymuş. Bunlar şu an Anadolu’da insanların kültür ve bilinç olarak beslendiği isimler. Peygamber âşığı, muhabbeti hayatının merkezine koymuş insanlar bu rûhu âşıklardan aldı. Bu âşıklar nefesleriyle Anadolu’yu mayalamışlar. Dolayısıyla burada bir irfan geleneği gelişmiştir. Her ne kadar tekke ve dergahlar kapatılsa da değişik meclislerde bu irfanın ateşi yanık tutulmuştur. Bizim talihsizliğimiz şu; bir taraf kendi ideolojik tercihleri sebebiyle bu eserleri derleme çalışmalarının dışında tutmuş, diğer taraftan bizim din ulemamız çalgı-türkü haram demiş. İki arada sıkışmış bir kültür.

Hâlâ yaşıyor mu bu kültür?

Yok olmak üzere. Bir beş sene sonra bu türküleri bilen insanlar aramızdan göçecek. Benim gibi meraklı birkaç kişi bulabilirsek bunların izlerini süreceğiz. Tasnifler yapma, sözlerin doğruluğunu divanlardan karşılaştırmak suretiyle tespiti, notalarının yazılması onların kime ait olduklarının tespiti... Bütün bu hususlar uzmanlık ve titiz çalışmayı gerektiren konular. Mesela, çok meşhur hatalar var. Halk arasında çok meşhur olan uzun hava ‘Her demet zalım felek sineme dokunma benim...’ diye okunur. ‘Her demet’ ne anlama gelir? Hiçbir anlamı yok. Doğrusu, ‘Her dem ey zâlım felek...’ dir. Buna benzer birçok örnek var.

Kimseden destek almadım



Başka yörelerde de çalışmanız oldu mu?

Erzurum’u bir noktaya getirdikten sonra Elazığ üzerinde çalıştım. Harput musikisi başlı başına öğrenilmesi gereken bir kültür. Harput’ta yazılı, sesli ve görüntülü arşivler oluşturmuş, bu memleketin kültürüne kara sevdalı adamlar var. Eski kayıtları muhafaza ediyorlar. Hafız Osman Öge, Bülbül Ali gibi daha birçok zevâtın ses kayıtlarına ulaştım. Sonra Sivas’ta çalıştım. Âşık Ruhsati var orada. Sırada Erzincan, Tokat ve Bayburt... İrfani türküleri ciddi bir ekip çalışmasıyla yürütüldüğü takdirde netice alınabilecek bir konu ve sıfır noktasında duran bir hizmet alanı. Benim yürüttüğüm çalışma devâsa bir işin sadece küçük parçasını oluşturuyor.

Bu çalışmaları yaparken herhangi bir destek aldınız mı?

Hayır, kendi sınırlı imkanlarımla çabalıyorum. Bu bağlamda yer alan seçme eserlerden oluşan özel bir repertuarla Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bir konser yaptım, şükür konserimiz çok takdir gördü. Ancak insanlar henüz bu alanı tanımıyor, inanıyorum ki bir tanısalar çok sevecek ve sürekli dinlemek isteyecekler. Bununla ilgili bir imkan aradım bulamadım. Ama biz yürüyüşümüzden sorumluyuz neticeden değil, doğru bildiğimiz, bu millete, kültürümüze hizmete imkan ölçüsünde devam edeceğiz.

Kültür Bakanlığı destek vermedi mi?

Kültür Bakanlığı’na bir yazı yazdım. Cevabi yazıda ‘İrfan türküleri adı altında yürüttüğünüz çalışmalar bakanlığımızca takdirle karşılanmıştır. Bakanlığımız araştırma ve eğitim genel müdürlüğü halk kültürü planlı alan araştırmaları çerçevesinde bu çalışmalar yapılmaktadır ve kamunun hizmetine sunulmaktadır, başarılar dileriz dediler.’ Merak ediyorum bu alanda ne gibi çalışmalar yapıldı acaba?

Ramazan’ı pazar olarak görüyorlar



Tasavvuf müziğiyle ilgili mevcut durumu nasıl görüyorsunuz?

İnsanlar zahir gösterişe, siyasi ilişkilere veya yan tutma gibi yaklaşımlarla bu işe baktıkları sürece bu iş ölür. Liyakat ne zaman en üst seviyede tutulur, emaneti ehline teslim eder ve bu düşünceyle yürürsek o vakit gelişme görülür. Zaten biz bunu terk ettiğimiz için başımız sıkıntıdan kurtulmuyor, bizi yere düşüren kendi kendimize attığımız çelmeler. İkincisi tasavvuf müziği ne zaman diğer müzik türleri içindeki haysiyetli hak ettiği saygın yerini bulur işler o zaman gelişir. Alavere dalavereyle, okus pokusla, birilerinin desteğiyle sanatçı olunmaz. Sonra kulaklar bozuluyor, geri dönüşü olmayan yerlere gidiyoruz.

Tasavvuf müziği Ramazan’dan Ramazan’a gündeme geliyor. Bir bakıma imsakiye gibi…

Garip bir zaman kültürü gelişti toplumda, önerme şu; Ramazan ve kutlu doğumlarda ilahi dinlenilir. Açık konuşalım bu zamanlarda dahi en önemsiz, en gereksiz, en ucuz olmasa da olur denen etkinlikler tasavvuf müziği alanında görülüyor. Ramazan’ı maddi manevi bir menfaat zamanı, bir çeşit pazar olarak gören hain ve sinsi bir anlayış var. Böyle bir yapıda tasavvuf veya tasavvuf müziği hakkıyla nasıl sunulabilsin? Tekdüze, kendini geliştirmeyen üç-beş ilahi ezberleyen sahnelerde arz-ı endam ediyor, yazık bu kültüre. Bunlar bizim kıymetlerimiz, değerlerimizdir, tüketim malzemesi değil.

Son yıllarda Türk müziğine karşı bir muhabbet var, bu size ümit veriyor mu?

Ümit vermiyor. Günü yaşayan, günü gün eden, fani olan içinde bocalayan, zihni yoran aklı devreden çıkaran meşguliyetler, internette, TV programlarında zaman öldüren bir nesil güzel sanatlara nasıl ilgi göstersin? Görünürde bir ilgi var. Görünürdekinin hakikat olup olmadığını toplumun, gençliğin diğer alanlardaki tatbikatlarından görmemiz lazım.

KAYNAK

Haber Kültür


Ney Ehadiyetin sembolüdür



Ender Doğan ile sufilerin ney sembolizmi üzerine konuştuk…

Sufilerin eşyayı konuşturduğunu görüyoruz, eşyanın dilini kullanıyorlar. Bu, La Fontane masallarında karıncayı, ateş böceğini konuşturup onlara bir kader vermek gibi midir? Nedir bu konuşturmanın hakikati?

Mesela Yunus Emre’nin “dolap niçin inlersin?” örneği aklıma geldi. “Sarıçiçekle hasbihali” var yine Yunus’un. Buna benzer gül bülbül birçok figür var. Tabi bu sembollerin hepsinin amacı hakikatin kendisine dair bilgiye ulaşmak. Bu konuda hep sembollere başvurulmuş kültür tarihimizde. Neyde aynı şekilde bir enstrüman ama enstrüman olmasının ötesinde sembolik değeri açısından tarihi hafızamıza yer etmiş. Mesela Mesnevi’nin ilk on sekiz beytinie farklı açılardan çok güzel, çok hoş, çok latif manalar vermişler. Kainattaki bütün mevcudat bir şekilde yaratıcıyı tesbih ediyor. Buradan artık kapıyı açarak “Sarıçiçeğe söyletmiş Yunus, dolaba söyletmiş, hatta tanburu da aynı şekilde konuşturmuşlar “İçin oyuk derdin büyük” gibi ifadeleri vardır.

Beni etkileyen bir şey olarak Efendimiz (a.s)’ın “Yâ Rabbi bana eşyanın hakikatını öğret” diye dua etmesi çok dikkatimi çekmiştir. Şimdi mesela dolap çalışıyorsa, suyu yükseklere naklediyorsa “gıcır gıcır” diye müthiş bir ses çıkarıyor. Bunu dolabın derdi olarak algılayan bir anlayış var. Kainattaki her zerre yaratıcısına karşı edep ve tevazu ile boyun eğişte değil mi?

İnsanın ayağındaki nalın bile değerlidir. Sürekli toprakla bir seviyede ve durumda durduğu için tevazuyu temsil eder. İnsanın “ahseni takvim” olmasından dolayı varlığın insana ait ve yakın unsurlarla bezenmesi onu yüceltir. Dolap insan gibi dertli olmakla eşya yüceltilmiş olur. Bunlar sufi edebiyatında çok işlenen şeylerdir.

Sembolizm çok geniş alana yayılmış, biz yine neyin hikâyesine dönecek olursak…

Anlatılan en meşhur hikâye Ferîduddîn-i Attâr’dan rivayet edilen bir hikâyedir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir takım hakikatleri, sırları henüz kendisine nübüvvet yeni geldiği, etrafında O’nu anlayacak çok fazla kimse olmadığı için bu hal kendisinde sıkıntıya sebep oluyor ve o zaman çocuk yaşta olan Hz. Ali Efendimiz’e ra bu sırları kimseye söylememek kayd ü şartıyla anlatıyor. Bir müddet sonra Hz. Ali Efendimiz de içinde tuttuğu bu hakikatleri, bu sırları kimseyle paylaşamamanın verdiği sıkıntıyla rahatsız oluyor. Ve Mekke’nin biraz dışarısında bulunan kör kuyuya bu sırları söylüyor. Ve onun “Hû” deyişinden o kör kuyudan bir anda sular fışkırmaya başlıyor ve çevresinde sulak bir bölge oluşuyor, o alanda kamışlar çıkıyor. Neyin hikâyesi böyle anlatılıyor. Ve o kamışlardan kesilip üfleniyor, kıyamete kadar da bütün neyler bu sırrı söylüyor diyor. Hz. Mevlana diyor ki, “Bu sırrı kalbinin kulağı varsa duyarsın. Çünkü bu hep söyleniyor kıyamete kadar da söylenecek”…

Hz. Mevlana kalbinin kulağı varsa duyarsın diyor Allahu Teâla Kur’ân-ı Kerim’de “Onların kulakları vardır duymazlar” diyor…

Zaten orada kasdedilen yine kalptir. Çünkü kalbin kulağı duyması lazım. İman ikrarla olacak. O bakımdan kalbin kulağı, kalbin gözü yani kalp tasdik edecek. Hatta akleden de kalp olması gerekiyor. Çünkü zihinle, beyinle yapılan o süreçlerle ilgili bilgiler yeterli olmuyor, illa kalbin tasdik etmesi gerekir.

O kuyuya söylediği sır nedir Hz Ali Efendimizin ra?

İşte onu bilmiyoruz. Zaten bilsek sır olmazdı. Ama arıyoruz, aramaktayız o sırrı. Şöyle ki, bunlarla ilgili birçok eserde geçen bazı bilgiler var. Kur’ân’ın özü Fatiha’dadır, Fatiha’nın özü başındaki besmelededir, Besmele’nin özü de başındaki b harfindedir. Hatta onun da özü altındaki noktadadır. İşte bu nokta Hz. Ali Efendimizin “İlim bir noktaydı onu cahiller çoğalttı ifadesindeki o nokta. Tabi o nokta nedir? İbni Arabi “O nokta muhalifi muvafık yapmaktır” diyor; noktanın manası bu. Başka bir yerde Hz. Ali Efendimiz “ Ben Ba’nın altındaki noktayım” diyor. Bilemiyoruz. Bunlar sır olarak duruyor ama arayış devam edecek. Çünkü bu hayat, imtihan yeri, bunları arayacağız, merak edeceğiz, peşlerinden koşacağız, en azından bu yolda olacağız.

Bir rivayette Hz. Ali Efendimizin o kuyuya bildiklerinin mana olarak manası kendi gönlündeyken onların hepsini ifade edecek bir kelime söylendiği ifade ediliyor…

İşte o da “Hu”dur. “Hu” dedi başka bir şey söylemedi. Demek ki bütün bunları içerisinde tutan o sırlı kelime “Hu”dur. Bazı rivayetlere göre “Hu” İsmi Azam’dır. “Hu” dediğmiz zaman “O”, “O” insan çok yakın tanıdığı birisi için kullanır ifadeyi. “O” dediğimiz zaman herkes anlar kim olduğunu. Hatta Yunus’ta da aynı şey var “Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ Yaradılanı severiz/ Yaratandan ötürü”. Elifi ötürü olarak okuduğumuz zaman o okunur. Orada da aynı işaret var “Hu”ya işaret var. Hepsi “Hu”da toplanıyor.

Allah ismi şerifinde Elif’i atarsanız “İlah” oluyor olur, “ah” oluyor ve “Hu” oluyor. Ondan sonrası yok; tek bir “Hu” kalıyor”. “Hay’dan gelen hu’ya gidiyor”

Çok doğru bir söz, haydan gelen hep huya gitmiştir.

Herkesin döneceği bütün âlemin, hayvanların, eşyanın, canlıların, insanların döneceği şey O.

Zaten “ Vatan sevgisi imândandır” hadisi şerifini de böyle yorumlayanlar var. Bu vatan hani aslında “her şey rücu edecektir” emrindeki vatan. Aslına rücu etmek. Onun için hep asıl vatanımızı özlüyoruz ve seviyoruz. Ruh kendi vatanını özlüyor sürekli, oraya gitmenin arzusu ve iştiyakı içerisinde. Ve bu neyin sesi de aslında vatan-ı asliden gelen orayı hatırlatan bir ses. Onun için ruha hoş geliyor neyin sesi. Neyin zikri “Hu” dur, “Hu” diye zikreder. Ney, Nây’dan geliyor. Nay Farsça’da yok demektir zaten. Neyin gerçek manası da hiçtir, yok manasındadır. Daha isminde tevazu başlıyor. Biçiminde, şeklinde de aynı tevazuyu görüyorsunuz neyin. Ney, ehadiyetin sembolüdür denir. Çünkü vahdaniyet ve ehadiyet bu iki kavram birbirine çok yakın. Vahdaniyet bizim Allah’ı birlememiz demek, Ehadiyet ise Allah’ın kendi kendisini birlemesi demek. Şimdi ehadiyetin bir takım sembolleri var. Ney ehadiyetin sembolüdür. Çünkü hem rakamlardan bire benzer hem de harflerin birincisi olan Elif’e benzer. Aynı zamanda ehadiyetin ağaç olarak sembolünü servi ağacıdır. Düz ve yine aynı şekilde bire benzediği için. Meyvesi hurmadır; tek çekirdekli olduğu için ehadiyetin sembolük olarak. Çiçeği laledir. Lale çünkü Allah kelimesinin harfleriyle aynı yazılır. Lale, Hilal ve Allah bu üç kelimenin harfleri aynıdır. İbni Arabi’nin Tevhid Risalesinin adı “Risaletül elifiyettir. O ismi sırf Tevhid’in sembolü olduğu için koymuştur.

Gerçek anlamda eğer insan özüne dönerse o ruhtur, ruhunsa toprakla bir alakası yok, havayla, suyla, ateşle bir bağı yok değil mi?

Ruh için de aynı dönüş söz konusu. Ruh da âleme tekrar dönecek. Cesedi terk ettikten sonra gideceği yer orası, geldiği yere gidiyor vatanına gidiyor. Neyin ayrılıklardan şikayet etmesi aslında ruhun şikayet etmesidir. Çünkü ney insandır, insan-ı kâmildir, insan-ı kâmili sembolize eder ney. Niyazi Mısri Hazretleri bir ilahisinde, “Ey garip bülbül diyarın kandedir” diyerek orada da bülbülü konuşturuyor. Bülbül ruhtur. “Bir haber ver gülizarın kandedir” “Sen bu ilde kimseye yâr olmadın/ Var senin elbette yarin kandedir” İşin hakikati ruh için bu dünya hayatı bir zindandır, bir gariplik yeridir. Ruh burada garip hayatı yaşıyor. Çünkü ruha ait bir yaşam yeri değil dünya. Dünya ruha tamamen ters bir yer. İmtihanın cilvesi de burada ortaya çıkıyor. Ruh sürekli vatanını özlüyor.

Ney insandır; insan-ı kamîldir dediniz…

Ruh nameyle duyar, nameyle doyar. Çünkü ruhun gıdası musikidir. Burada bunları birlikte düşündüğümüz zaman şunu görüyoruz: Kalbe giden yol yine kulaktan geçiyor çünkü kulak vahiy, ilham bütün bunların hepsi ekseriyetle kulak yoluyla geliyor. Onun için aslında ruha gelinceye kadar önce kulaktan başlamamız lazım. Çünkü işitmeler üzerinde kurulu bir varlık anlayışı bir tasavvurumuz var bizim. Ruhun gıdasını alması için kalbe giden kulak yolunun açılması lazım.

Yani o zaman aynı nefis gibi ruh da bu dört anasırdan oluşan bedenin malzemelerini, beş duyusunu kullanıyor…

Ruh da kullanabiliyor. İşte Ramazan-ı Şeriflerde böyle bir imkan var. Ruhu güçlendirip nefsi zayıf düşürdüğümüz zaman, ruh galebe çaldığı zaman ruh bu bedeni kullanmada daha aktif oluyor. Özellikle onun için iftara yakın böyle on, on beş dakika kala sofranın başında oturduğunuz vakit herkes velidir derler, bütün herkes evliyadır. O anda evliyalığın zevkini, lezzetini tadarsınız. Çünkü ruh gıdalanma konusunda zirveye ulaşmıştır. İmsakla beraber ruhun iftarı başlar. Ta ki bizim normal iftar yaptığımız zamana kadar. O iftar yaptığımız zamanın bir öncesi ruhun tam zirveye çıktığı andır. Onun için bu Ramazan büyük bir imkân, büyük bir fırsat Cenab-ı Hakk’ın büyük bir lütfu, ihsanı. Ruhlar daha etkin, daha aktif oluyorlar.

Beden gıdalarını ekmekten, sudan alıyor ama ruh bu gıdaları bilmez; bunlar ruhu beslemez. Tam tersine zayıf düşürür. Nefis güçlendikçe, beden güçlendikçe ruh kendi iradesini kaybeder.

Hakikaten ney konuştuğu zaman insan kulağıyla duyuyor ama beş duyusunun dışında da duyu organları var aslında. Buna biz duyu organı demiyoruz belki, belki adları da bizce malum değil. Batılıların bu konuda çok kör bir tarafları vardır. İzah edemeyecekleri her şeye 6. his derler. Bizde böyle değil tabi. Hatta sufiler şöyle söylüyorlar: “İnsanın nasıl bedeninin beş duyusu varsa ruhunun da beş duyusu vardır”. Ruhun kabiliyetleriyle ilgili bir manzume görmüştüm o aklıma geldi. Diyor ki, “Neylesin hümaya cehlin sofrasından yemez o/ Bil ki irfandır gıdası gayrısın beğenmez o”. Yani hüma kuşuna benzettiği ruh cahilliğin sofrasına oturup yemez diyor, cahillik sadece hiçbir şey bilmemek değil bildiğinin de ötesini bilmemekle alakalı. O cehlin sofrasından yemez onun gıdası irfandır, gönül bilgisidir. “Ruh diler kuvvetini her dem ala ol Bari’den/ Bu su ile ekmeği yüklemeyi hiç bilmez o” İster ki o Bari’den, Allahu Teâla’dan sürekli kuvvetini alsın, gıdasını alsın. Su içmeyi ekmek yemeyi bilmez, onlarla bir ilgisi yok. “Sen bu sağlığı sana mal sanarak bekleme ki/ Ariyattır en sonu gider yerin beğenmez o” Bu ruh burada kalmayacak yerine gidecek, geldiği yere gidecek burası onun için geçici. Peygamber Efendimiz sav de öyle söylemiş “Ben bir ağacın altında gölgeleyip yoluna devam eden yolcu gibiyim bu dünyada”. “Buna gönül veren elbet humku sabittir anın/ Hak emanetine sahip sahibine vermez o” Bu dünyaya gönül veren aslında ahmak konumundadır, bilmez konumundadır. Çünkü böyle yapmakla Hak’tan gelmiş olan emaneti, ruhu emanetin sahibini Hakk’a vermemiş olur. Birisi sana bir şey vermiş bir süre sonra istiyor; Vermem diyorsun. Bu cimriliği ifade ediyor. “Bağlanır mı ol hüma bu serçenin yuvasına/ Kim açınca bir kanadını bu cihana sığmaz o” Bu huma kuşu o küçücük serçe yuvasına sığar mı? Sen onun büyüklüğünü bilmiyorsun, o kanatlarını açtığı zaman ne dünya kalır ne ahiret kalır hepsinin ötesindedir. Çünkü Hak’tan gelmiştir. “Kalbin irerse huzura uykuya benzer ölüm/ Yani pek kolay gelir, sanki uyurdu ölmez o.” “İki cihan birdir ancak bir yüzü zulme tamamen/ Bir yüzü nur-ı safadır kim giderse gelmez o”. Allahu Teâla’ya kavuşmakla alakalı. Bu Hazretler, bu Erenler şaşırtıyor hep beni. Şimdi burada da ruhu hüma kuşuna benzetiyor. Hüma kuşunun bir özelliği var hiç yere inmezmiş, ancak ölünce düşermiş. Çünkü ruh hep yükseklerde seyretmek ister, ruh hareketi sever. Beden yatmayı ataleti ister, ruh hareket etmeyi sever. Ruh hareket edince dillenir. Bedenle ruh terstir. Yapı itibariyla da kabiliyet itibariyla da. Zaten beden hareket etmeyi sevseydi ruh çıkıp gittiği zaman hareketine devam ederdi. Ama ruh çıkıp gittiği zaman beden bütün faaliyetlerini kaybediyor…

Bazen ruh bedene söylermiş “Hey gafil seni bir terk edersem seni sevenler toprağa gömecek” diye. Neyin içinin boşaltılması, kamışlıktan ayrılması, ateşte yakılması ve bütün bu evrelerden geçtikten sonra bir yüce nefeslinin eline verilmesi. Mesela neyden güzel ses çıkması için içinin tamamen pürüzlerden temizlenmiş olması lazım. İnsanın hasetten, kibirden, nefretten nefsin bütün kötü hallerinden temizlenmesi, tezkiyesi ve sonuçta terbiye olmasıyla, safiyete ulaşmasıyla yani kemaliyat noktasına geldikten sonra ondan güzel sesler, güzel davranışlar zuhur etmeye başlıyor. Neyin geçirdiği o aşamaları insan da bu terbiye ocaklarında geçiriyor ve nefsini terbiye ederek belli bir kemal noktasına ulaşıyor.

Nasıl ney üflerken perde kaldırınca işin aşkı, şevki artıyor başka bir boyuta geçiyorsun. Mesela bir sadaka veriyorsun o anda gönül gözün değişiyor. “Hastalığın Allah’la kul arasında ki perdelerden birisini kaldırdığını buyurmuştur”. Efendimiz(a.s)

Gücü zayıfladığı için nefsin devre dışı kalıyor o dönem için.

Allah’la kul arasında Hz. Ali Efendimizin ifadesiyle 70 bin perde varsa bunlar kalktığında ne oluyor acaba? Hakikat ancak remizle anlatılabilir, ima edilebilir diyebilir miyiz?

Hikmetin dilidir sembol. Doğrudur, aşkın hakikat, insan muhayyilesine ancak semboller vasıtasıyla nüfuz eder.

Röportaj: Davut Göksu
KAYNAK

Altınoluk Dergisi

Neyzen, Bestekâr, Sanatçı Ender Doğan ile ...
Rasulullah’ı (s.a.v) Terennüm Etmek Büyük Bir Nimet



Altınoluk
2012 - Nisan, Sayı: 314, Sayfa: 008

Altınoluk: Bestekârsınız, icracısınız, ney imal ediyor ve ney üflüyorsunuz. Bunlar ciddi bir sanat iklimi demek. Bu iklimde yaşamak nasıl bir duygu?

Ender Doğan: Öncelikle zaten sanatkâr çok yönlü insan olmalı. Biz bunu hocalarımızda böyle gördük. Hocalarımızın hayatını incelediğimiz zaman gördük ki, sanat dairesi içerisinde yer alan ve birbirini besleyen farklı alanlarda ciddi meşguliyetlerde bulunmuşlar. Mesela neyzen, ama aynı zamanda ebruyla, aynı zamanda hatla, fotoğrafçılıkla uğraşıyor. Bir taraftan da gül yetiştiriciliğiyle uğraşıyor. Hayatına anlam katan, değer katan, güzellik katan birbirini hem besleyen hem de birbirini zenginleştiren, birbirini tamamlayan unsurları bir arada barındıran bir yaşayış biçimi var hocalarımızın. Ben de en başta onları örnek aldığım için farklı alanlarda uğraşıyorum. Musiki işin temelinde ama onunla irtibatlı olan hemen bütün alanlara, hocalıktan sahneye, bestekârlıktan cd çalışmasına, araştırmacılıktan, yazıya kadar geniş bir yelpaze içerisinde çalışmalar yapmaya özen gösteriyorum. Elbette bunun için ciddi bir gayret lâzım, azim lâzım. Bu gayret ve azmi besleyen tetikleyici bir unsur lâzım. Bu tetikleyici unsur da işin muhabbeti oluyor. Bu bakımdan bizim hayatımızın temelinde ve merkezinde muhabbet olması lâzım. Buradan yola çıkarak bu çalışmaları hasbelkader yürütmeye çalışıyoruz.

Altınoluk: Saydıklarınız dışında farklı alanlarda çalışmalarınız var mı?

Doğan: Naht* ve hat üzerine alüminyum folyo uygulaması çalışmaları yaptım bir dönem. Şu anda yoğun olarak neyin ve solistliğin dışında Anadolu’da eski dergahlarda okunan ilahileri ve irfan türkülerini derleme çalışması yapıyorum. Azerbaycan’da Karabağ, Suriye’deki Halep nasıl oraların konservatuarı ise bizim de ülkemizde güzel seslilerin ve güzel musiki ürünlerinin ortaya konulduğu yerler var. Erzurum, Urfa, Elazığ gibi… Her yazımı buralara ayırıyorum, özellikle oradaki dergahlarda bendir çalıp ilahi söyleyen 75, 80 yaşındaki insanları bulup onların okuduklarını kayıt altına alıyorum.

Itri’nin Tekbiriyle Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si Aynı

Altınoluk: Bir beste içinizde nasıl doğuyor?

Doğan: Aslında benim bestecilik yönüm çok kuvvetli değil. Şu ana kadar yaptığım beste sayısı otuz beş civarındadır. Beste konusunda herkesin uyguladığı bir yöntem var. Öncelikle güfte seçimi yapılır. Güftenin seçimi çok önemlidir. Bir kere sözlerin sizi etkilemesi lazım ki onun üzerinde çalışma yapabilesiniz. Aslında bazı sözlerin, şiirlerin kendi içinde zaten bir musikîsi vardır. Onu ilk okuduğunuzda hemen hissedersiniz. Kur’anda böyledir. Onun da kendi içinde bir musikisi vardır. Kur’an’da düz okusanız bile akıp giden, sizi alıp götüren, içine çeken, tesir altına alan bir ahenk var.

İkincisi, o güfteye yapacağımız bestenin makamını tespit etmek geliyor. Burada öncelikle, o sözlerin sizin içinizde uyandırdığı duyguyu arıyorsunuz. Çünkü insanın içinde namütenahi duygular, hisler var. İnsanın içinde zuhur eden titreşimler bizde nasıl bir duygu uyandırdıysa onu iyi tespit etmemiz gerekiyor. Çünkü o duygu coşku olabilir, hüzün olabilir, acı olabilir, muhabbet olabilir. O duyguya muhatap olabilecek, aynı duyguyu verebilecek makamlardan bir seçim yapmamız gerekiyor. O makamla aynı mesajı veren söz ve müziği birleştirmiş oluyorsunuz. Makam seçiminde yapılan iş bu.

Makamı da tespit ettikten sonra üzerinde çalışıyoruz. Çalışmadan bir şey olmaz. Ama bazı eserler anında ortaya çıkıverir. Musikisiyle, ritmiyle hemen akıp gider. Elbette her bestekâr kendi kalbinden doğacak bir manayla bunu yapacaktır. Ben kendi yaptığım hemen hemen bütün besteleri yalnızken, kimse yokken, ya çok geç vakitlerde ya da sabahın erken saatlerinde yapmışımdır.

Yeri gelmişken önemli bir noktaya da işaret etmek istiyorum: Aslında beste sadece o sözleri anlatmıyor. Bestenin yalnız başına melodi olarak bir anlamı var. Sözleri çıkarın melodi de belli bir duyguyu, belli bir temayı, belli bir mesajı ifade eder, etmesi lazım. Zaten mimar mimari eserle, şair şiiriyle, musikişinas bestesiyle bir güzelliği ortaya koyuyor. Yani Itri’nin tekbiriyle Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si arasında fark yoktur. Aynı saltanat ikisinde de vardır. Önemli olan bu ufku yakalayabilmek.

Yediklerimiz Gibi Dinlediklerimize de Dikkat Etmeliyiz

Altınoluk: Daha çok dini-tasavvufi musikî yapıyorsunuz. Doğuşların özel bir ruh hali var mı? Nerede, nasıl, hangi halet-i ruhiye içinde doğuyor?

Doğan: Her meslek erbabının, kendi mesleğinin zirvesindeki insanlarla mutlaka manevi bir irtibat kurması lazım bir kere. Bu çok mühim bir şey. Bu manevi bağ birkaç türlü olabilir. Manevi bağ diyorum, çünkü onsekizinci yüzyılda yaşamış Dede Efendi’yle ben nasıl irtibat kuracağım. Eserleriyle irtibat kuracağım. Eserlerini tek tek inceliyorum, orada melodik bir dünya var, bir alem var. O melodileri sıktığınız zaman içinden hüzün damlıyor. Sonra Dede Efendi’nin hayatına bakıyorum; büyük bestekâr, neyzen, icracı. Ama Dede Efendiyi, Dede Efendi yapan bunların hiç biri değil. Dede Efendi bir derviş. Ancak bir dervişin kalbinden bunlar doğabilir. Neden? Dede Efendi’nin kendi sözlerinde bunun bir tarifi var. O, musikîyi şöyle tarif eder; “İnsanın derunundaki ihtizazatın ahenktar namelerle beyanıdır.” Peki kalpte bir şey yoksa neyi beyan edeceksiniz? Hiçbir şeyi beyan edemezsiniz. O zaman o kalp nasıl bir kalpti ki ondan bu eserler ortaya çıktı, sorusu geliyor bu sefer. Böylece Dede Efendi’yi araştırmaya başlıyoruz. Nerede yaşadı, ne yedi, ne içti, nasıl bir hayat yaşadı, hangi hücrede kaldı, hangi zikirleri yaptı… ve bunlar zuhur etti. Bunun gibi yüzlerce örnek var.

Bu irtibatı nasıl kuracaksınız; ya onların eserleriyle meşgul olacaksınız, ya da onların hayat biçimini iyice tetkik edip onlar gibi yaşamaya çalışacaksınız. Çünkü diğer meslek erbabında olduğu gibi bizim işimizde de teammüller ve zincir çok önemli. Bizim temsil ettiğimiz musikînin bir ekolü, bir tarzı, bir üslubu var. Biz yeni bir şey ortaya koymuş değiliz, onu takip ediyoruz. Biz üstadlarımızdan gelen ve nesilden nesile aktarılan aynı değeri temsil etmeye çalışıyoruz.

Bu hayatı yaşamadan, bu irtibatları kurmadan sadece müzik bilgisiyle beste yapılmıyor. Yapılır ama tesir etmez. Çünkü önce insanın kendisine esir edecek sonra etrafındakilere tesir edecek. Böyle olmazsa musikî tüketim unsuru oluyor. Oysa musikî tüketim unsuru değil. Musikî tamamen insanın ruhunu mayalayan, orada yeni bir mânâ inşâ eden bir unsur. Kaybolan bir şey değil. Yediklerimiz de böyle. Yediklerimiz de kaybolmuyor, sonradan dönüşüyor, onunla biz oluyoruz, dönüştürüyoruz. Name de böyle. Onu da dönüştürüyor, ruhumuza katıyoruz. Ruhumuz onunla besleniyor. Ruh musikîden gıda alıyor. Musiki ruhun gıdasıdır sözü çok doğru bir söz. Ama hangi musikî sorusu çok önemli. Nasıl yediklerimize dikkat etmemiz gerekiyorsa, dinlediklerimize de aynı onun gibi çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Musiki Bir Kulak Medeniyeti…

Bu manada kulak çok önemli. Bir yazıda ‘kalbe giden yol kulaktan geçer’ diye yazmıştım. Kulağı temiz tutmalıyız diye. Çünkü kulak o kadar kötü sözlerle muhatap oluyor ki, meşgul oluyor ki gerçek duymamız gereken sesleri duymaz hale geliyor. Mevlana’nın dediği gibi ‘Sen kulağını karganın sesine vermişsin. Bülbülün sesini nereden duyacaksın’ diyor. Kulağını başka bir tarafa teksif etmişsin, adeta bağlaşmışsın.

Aslında musiki ve sanattan bahsedince bir kulak medeniyetinden söz ediyoruz. Çünkü gözü görmeyen peygamber gelmiştir, ama sağır bir peygamber gelmemiştir. Âmâ veli var, sağır veli bildiğimiz kadar yok…

Ayeti kerimelerde de ‘semî’ kelimesi, basîr’den, alim’den önce geliyor. Hocalarımızdan öğrendiğimize göre tefsir usulünde önce gelmesi, onun daha üstün olduğu manasına gelir. ‘Semi’na ve atağna’, işittik ve itaat ettik. ‘O işitir ve görür’ işitme önce zikrediliyor. Bu bakımdan işitme çok mühim. Bu konuda çok teferruat var. Mesela göz bir açıyla ve ışıkla sınırlıdır. Ama kulak cihad-ı sitte’den, kalp gibi haber alabilir. Karanlıkta da duyar, puslanmaz, paslanmaz, göz gibi kapağı da yok. Onun için bizim işimiz kulakla. Kulağı terbiye etmek lazım. Sesi güzel olan insanların kulağı sağlam olduğu için sesi güzeldir. Yoksa sesi güzel olmak yoktur, kulağı sağlam olmak vardır. Bu da tıbbi bir tespit.

Rasulullahı Anlatmak En Büyük Nimet

Altınoluk: Bestelerinizde Rasulullah aşkını terennüm ediyorsunuz. Bunlar nasıl bir çalışmanın ürünü?

Doğan: Tasavvuf müziğinin en temel konuları Allah aşkı ve Rasulullah muhabbetidir. Gönül dostlarının divanlarına baktığınız zaman tamamına yakını hep bu duyguları anlatır, bu hisleri terennüm eder, bunlarla yoğrulmuştur. Yunus’ta da, Aziz Mahmud Hüdayi’de de, Eşrefoğlu Rumi’de de böyledir. Hep aşk merkezli muhabbet vardır. Muhabbet ise yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe, hocadan talebeye doğru akar. Muhabbet oradan gelecek ki, bu taraftan cevap gelsin. Ancak bunun gerçekleşmesi için de önce talebenin bir adım atması, gayret etmesi gerekiyor. Fuzuli “aşk odu evvel düşer maşuka, andan aşıka” diyor. Önce sevilen, maşuk adım atacak, ondan sonra seven kişinin yolu açılacak. Bir hadis-i kutside, hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle buyruluyor: “Beni isteyen beni bulur. Beni bulan beni bilir. Beni bilen beni sever. Beni seven bana aşık olur…” buraya kadar adımlar kuldan geliyor. Bundan sonra “..Bana aşık olana Ben de aşık olurum…” geliyor. Dolayısıyla o ilk üç- dört adım bizden gelecek. Oraya bir gayret koymamız lazım. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın kanunları böyle işliyor.

Rasulullah Efendimizin methiyesi, cihanda kavuşulacak en büyük nasip. Üstadlardan birisi “Seni methetmeye gücüm yetmez benim. Ama Seni methetmek Allah’tan bana bir atâdır” diyor. Yine Arap bir sanatçı arkadaşım şunları söylemişti: “Rasulullah Efendimizi şiiriyle ve ilahisiyle metheden, sözleriyle sohbetine konu eden, hayatını anlatan her kimse, Rasulullah Efendimizden bir nur taşır. O muhakkak bir nur taşıyor ki bunu yapabiliyor.” Bu da nasip işi. Allah herkese kainatın en sevgilisini methetmeyi ya da sohbetine, yazılarına konu etmeyi nasip etmez. Bu büyük bir nimet, çok büyük bir nasip. Dolayısıyla bizim gayretimiz Rasulullah Efendimizi çok sevmek üzerine olmalı. Zaten Allah’ı sevmenin de yolu oradan geçtiği için O’nu (s.a.) sevmeye muhtacız ve mahkûmuz.

Bu sebeple bizim musikîmizin temelinde Peygamber Efendimize duyulan muhabbet vardır. Kesinlikle bu, başka bir şey yok. Bizim musikîmizi ikiye ayırırlar; dini musikî, lâ dini musikî diye. Bu akademik olarak bir tespitte bulunmak için yapılır. Bu da doğru değil. Çünkü lâ dini diye bir alan yoktur. Olmaması gerekir. Din zarftır, bütün her şey mazruftur. Dolayısıyla lâ dini diye bir alanın olmaması gerekir. O zaman; ağaçtan, böcekten, sevgilinin kaşından ve gözünden söz eden bütün eserler de aynı zamanda dinidir. Bir şartla elfaz-ı küfür olmayacak.

İmam-ı Gazali hazretlerinin musikî ile ilgili çizmiş olduğu bazı hududlar var. Sözleriyle ilgili, melodisiyle ilgili, müziğiyle ilgili o hudutlara uymak gerekiyor. Sadece sözleri değil, melodisi de, müziği de o şartlara uyacak. Sözleri çok güzel ama ona bir müzik koyuyorlar, afedersiniz göbek havası. Bu hiç olacak bir şey değil. Dolayısıyla bu şartlar içerisinde kalan her şey dinidir. Buradan bakmak lazım.

Dolayısıyla bu musikînin temelinde muhabbet var. Bu sebeple muhabbetle beslenmeyen bir ses tesir etmez. Ne kadar güzel olursa olsun…

Burada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum: Efendimiz ölmemiştir. Ölmediği için de doğmamıştır. Muhammediyetten bahsediyorum. Şahsı manevisinden bahsediyorum. Şahsen ben buna inanıyorum. Dolayısıyla nuru Muhammedi hep vardı. ‘Ne zamandan beri Müslümansın’ diye sorduğumuzda ‘kâlû beladan beri’ diyoruz. Hazreti Muhammed Efendimiz de kâlû beladan beri peygamberdi. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Hazreti Adem çamur ile balçık arasında iken ben nebiydim” buyuruyor. Dolayısıyla bizim Peygamberimizi doğru anlamamız lazım.

Altınoluk: Kutlu Doğum ve Ender Doğan; bu buluşma üzerine neler söylersiniz?

Doğan: Efendimizi anmak olarak söylersek, hadisenin birkaç veçhesi var. O dönemde programlar yapılıyor, konserler düzenleniyor, dergiler, gazeteler ondan bahsediyor. İnsanlarla buluşuyoruz, beraber ilahiler okuyoruz. Bütün alanlarda Peygamber Efendimizi daha çok anıyoruz. Bir yoğunlaşma söz konusu. Elbette bu şekilde öğretmek için yapılanlar çok güzel bir şey. Ama böyle bir zamanla sınırlanmış, belli bir takvime dayalı sınırlı bir anma kültürü de olmamalı. O’nu bütün hayatımıza yaymalıyız. Hayatımızın temelinde olmalı. Gerçi haftayla başlamıştı, aya yayıldı. İnşallah bütün yıla yayılır.

KAYNAK